Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış:
Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri, Aşk dahil. Bir gün, adanın
batmakta olduğu duygulara haber verilmiş. Bunun üzerine hepsi adayı
terketmek için sandallarını hazırlamışlar.
Aşk, adada en sona kalan duygu olmuş, çünkü mümkün olan en son ana
kadar beklemek istemiş.
Ada neredeyse battığı zaman, Aşk yardım istemeye karar vermiş.
Zenginlik, çok büyük bir teknenin içinde geçmekteymiş. Aşk, "Zenginlik,
beni de yanına alırmısın ?" diye sormş. Zenginlik, "Hayır, alamam.
Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer yok." demiş.
Aşk, çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibir 'den yardım istemiş.
"Kibir, lütfen bana yardım et !" "Sana yardım edemem, Aşk. Sırılsıklamsın
ve yelkenlimi mahvedebilirsin." diye cevap vermiş Kibir.
Üzüntü yakınlardaymış ve Aşk yardım istemiş: "Üzüntü, seninle
geleyim." "Of, Aşk, o kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var."
Mutluluk da Aşk 'ın yanından geçmiş; ama o kadar mutluymuş ki Aşk 'ın
çağrısını duymamış.
Aşk, birden bir ses duymuş. "Gel Aşk! Seni yanıma alacağım..." Bu
Aşk'tan daha yaşlıca birisiymiş. Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş
ki, onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl edememş.
Yeni bir kara parçasına vardıklarında, Aşk 'a yardım eden yoluna devam
etmiş. Ona ne kadar borçlu olduğunu farkeden Aşk, Bilgi 'ye sormuş: "Bana
yardım eden kimdi?"
"O, Zaman 'dı" diye cevap vermiş. Bilgi. "Zaman mı? Neden bana yardım
etti ki?" diye sormuş Aşk. Bilgi gülümsemiş: "Çünki sadece Zaman Aşk' ın
ne kadar büyük olduğunu anlayabilir..."
Bir grup öğrenciden Günümüz Dünyasının Yedi Harikası'nın neler olduğunu düşündüklerine dair bir liste yapmaları istenir. Çeşitli yerler yazılır ama sonunda en fazla oyu alanlar ortaya çıkar..
icon- Mısır Piramitleri
2- Tac Mahal
3- Büyük Kanyon (Grand Canyon)
4- Panama Kanalı
5- Empire State Binası
6- St. Peter Bazilikası
7- Çin Seddi
Öğretmen sonuçları açıklarken, sessizce duran bir kız öğrencisinin henüz kağıdını vermemiş olduğunu farkeder.
"Bir sorunun mu var" der.. Kız "Evet, biraz. O kadar çok şey var ki, bir türlü karar veremedim, ama şimdi hazır" diye yanıt verir.
"Peki, söyle bakalım senin listende neler var" der öğretmen.. "Belki sana yardımcı olabiliriz".
Kız öğrenci önce duraksar ve sonra okumaya başlar:
"Bence dünyanın yedi harikasını sayıyorum..
icon- Görmek
2- Duymak
3- Dokunmak
4- Tatmak
5- Koklamak
6- Gülmek
7- ..ve sevmek...
Odada sinek uçsa sesi duyulacak şekilde bir sessizlik olur.
Sonra çılgın bir alkış yükselir..
Kadın kendini yere atmış, sürekli debeleniyor, bağırıyor, bağırıyordu.
-Tanrım, Tanrım ne olur beni yanına al. Ölmek istiyorum.
Tüm bunları yaşarken aklını kaçırdığını zannediyordu. Oysa böyle düşündüğü zamanlarda dahi beyninin mutlak bir yanı mantık çerçevesinde çalışıyordu. Farkında olmadan yaptığı her eylemde dahi bunları bilerek yaptığını biliyordu. Şimdi ise bunca ağırlığın altında bu kavram kargaşasıyla uğraşmak, onun için zaman kaybından başka bir şey değildi. Zaten bunun ayırımını keşfettiği anda normale dönecekti. Oysa onun istediği bu değildi. Tek isteği vardı, o da kocasının yanına gelip, elleriyle yüzünü kavraması yüzündeki o zayıflığı parmaklarıyla hissedip ona dokunması idi. Yanında olduğunu hissettirecek bir tek söz, bir tek dokunuştu. Sonra, sonrası kendiliğinden gelecekti zaten. Coşkulu bir nehrin, yaz sessizliğindeki duruluğu gibi saf, berrak ve dinginleşecekti. Başını kocasının göğsüne dayayıp huzur içinde yıllarca öyle kalabilecekti belki de. Hala salonun kapısında kimse görünmemişti. Gelmiyordu işte yanına, ağlamasını, bağırmasını duymasına rağmen koridordan geçip de yanına gelmiyordu. Salonun bir köşesinde bitkin bir şekilde oturuyordu şimdi. Ayaklarını iki yana açmış, saçları karışık, derin derin nefes alıyordu. Ellerini iki yana öylece bırakmıştı umarsız. Böyle ne kadar zaman geçmişti bilmiyordu. Bu kabus az öncemi başlamıştı, yoksa yıllar öncemi? Kimdi hayatını bunca anlamsızlaştıran, yaşamını lime lime etmeye çalışan bu adam kimdi?
Her yer, her şey karanlıktı. Üzerinde ise, eşyaların bitip tükenmez bir sabırla onu gözetleyen anlamsız göz izleri. Onu izliyorlardı.
-Bakmayın bana, ne olur bakmayın, bıkmadınız mı beni seyretmekten dedi.
Oysa sesi çıkmıyordu bile. Dudağında uçuk bir gülümseme beliriverdi. Duvarın en siyah noktasına takıldı gözleri. Umutsuz, belki de ölüp giden bir aşk filmini seyrediyordu o siyahlıkta. Küçük bir dükkanda alıcısını bekleyen ezik bir sebze gibi o hala orada kocasının dokunuşunu, onu o dükkandan almasını bekliyordu. Karanlıklar derin bir uğuldamayla zihninin sessizliğini bozuyordu. Salonun herhangi bir yerinde yıllarca süren bu bekleyişler, içine tarifsiz bir devlik kazandırıyordu. Ağladıkça güçleniyor, bekledikçe kocamanlaşıyordu. Birden etrafın siyahlığı kızıllıklara boyanmaya başladı. Her yanı kızıl bir allıkta yeniden belirmeye başladı.Bir gelincik tarlasının tam ortasında duruyordu şimdi. Kalbi hızla vuruyordu göğsüne. Sanki bu hız devam ederse, kendini ölecekmiş gibi hissetmenin aksine sonsuza değin yaşayacakmış gibi sağlıklı bir ritimle vuruyordu hem de. Çiçek kokularını daha iyi duyumsuyordu şimdi. Rüzgarın o mağrur haykırışlarıyla vücudunun her yanına dokunuyorlardı ! gelincikler. Bu kızıllık öfkesinin, bekleyişlerinin, sevgisinin kızıllığıydı. Unutuvermişti kocasını. Dünyası buydu artık. Evet bu olmalıydı bundan böyle dünyası. Onları seyrediyordu heyecanla. Tek bir tohumun bir başına verdiği yaşam savaşını. Onların filizlenip boy atışını hayatta kalabilmek için toprağa nasılda inançlı kök saldıklarını izliyordu. Hiç aklına getirmemişti bu gerçeği. O olmadan da hayatının devam edebileceğini hiç düşünememişti. Kocası yanında olmadan da ona dokunmasa da, onu anlamasa da tek başına yaşayabileceğini biliyordu artık. Az önceki serzenişlerinin Tanrı tarafından ciddiye alındığını düşünerek
-Tanrım, Tanrım beni yanına alma artık diye geçirdi içinden. Yapacak, yaşayacak öylesine çok şeyim var ki. Biraz daha zaman lütfen.
Karanlıkların hüznü artık yerini hayatın gerçeklerine, haz dolu duygulara bırakmıştı. Kendini keşfetmenin hafifliği içinde yine böyle karanlık bir gecede kocasını çağırdı salona.
-Konuşmak istiyorum, dedi.
-Seni dinliyorum....
Ne kadarda yalın iki kelime "Seni dinliyorum" diye düşündü ancak bu düşüncesinden hemen vazgeçti.
-Anlatacak çok şeyim yok aslında. Söylemek istediğim şey.....
-Senden ayrılmak istiyorum. Artık hayatımda sana yer vermeyeceğim
deyiverdi ve yerinden kalktı, huzur içinde önceden hazırlamış olduğu valizini eline alarak, arkasına bakmadan çıktı gitti.
Orada öylece kalakalmıştı adam. Ellerini iki yana bırakmıştı umarsız. Etrafa bakıyordu, birden gözleri duvarda beliren karanlıklara kilitlendi. Üzerinde gezinen gözler hissetti. Ürperdi. Oysa onlar sadece, eşyaların bundan sonra bitip tükenmez bir sabırla onu gözetleyecek anlamsız gözlerinden başka bir şey değildi.
Hiç inanmamıştım aşkım, hem de hiçbir zaman inanmamıştım. Beni kendime düşman edip kalbimin bir yarsını söküp alıp gideceğine... Benden başka herkes biliyordu oysa, senin günün birinde beni yarı yolda bırakıp gideceğini. Şu kahrolası dünyada bir ben vardım zaten sana inanan, güvenen, seven ve her zaman her şartta destek olan. Ama sen sana inanmayanları haklı çıkardın ve beni terk ettin.
Seninle birlikte kurduğum dünyayı yerle bir edip gitmene ne sebep oldu bilmiyorum. Ben yalnızca sana aşık değildim sen benim en iyi dostumdun. Neler yapacaksam danışırdık birbirimize, hayatımızı paylaşırdık. Ağlamaktan korkmazdım. Biliyordum ki ağladığımda sen yanımda olup göz yaşlarımı silerdin. Artık ağlamıyorum bile. Seninle ilgili her hatıra acıtıyor yüreğimi. Gecen gün markette senin o çok sevdiğin acı biberlerden alacaktım . birden aklıma geldin ve ben boğulacağımı sandım. Tıkandım. Nefes alamadım. Ağlayamadım. Patates böreği yemiyorum. Ebru Gündeş’i dinlemiyorum. Bütün resimlerimizi kaldırdım. Kimsenin senin hakkında konuşmasına izin vermiyorum. Ve günde bir paket sigara içiyorum. Hayatta en nefret ettiğin şeyi yapıyorum yani. Artık uzun yıllar yaşamanın pek anlamı yok öyle değil mi?Ne için yaşayacağım ki!
Seninle birlikte hayallerimi de kaybettim ben.Tek katlı bahçeli ve bahçesinde köpekleri olan bir evim olmayacak artık. Domates, biber, sebze yetiştirmeyi de öğrenemeyeceğim. salonumuzun tavanını balıkçı ağıyla süsleyemeyeceğiz.Sana sürpriz yapacaktım,yatak odamızın duvarlarını sana yazdığım aşk mektuplarıyla ve en güzel fotoğraflarımızla süsleyecektim. Bütün hayallerime evime çocuklarımıza, mutlu geleceğimize emin olduğum geleceğimize veda etmek kolay mı olacak sanıyorsun. Seni aramıyorum diye, bu kez peşinden gelmedim diye unuttuğumu zannetme. Her zamankinden daha çok seviyorum seni. Şu an şu saniye uğrunda ölebilecek kadar çok seviyorum. Öfkem de aşkımda dinmek bilmiyor.
Senden sonra ben nasıl yaşarım bilmiyorum, ama senin hep mutlu olmanı isterim. Birlikte geçirdiğimiz yıllar içinde seninle yaşadığım her an özeldi, her anı doyasıya yaşadım. Beni çok mutlu ettin. Zaman içinde kızgınlığım geçince seni hep o güzel günlerimizdeki hatıralarla anacağım. Yıllar sonra ben eğer aklına gelirsem bil ki pencerenin önünde en sevdiğin şarkıyı mırıldanıyorumdur yıldızlara “Dün akşam yine benim yollarıma bakmışsın...”
Antarktika'da sondaj çalışmaları yapan Japon araştırmacılar, bir milyon yıllık buz parçası buldular.
Eğitim ve Bilim Bakanlığı'ndan Yuji Umezaki, buz örneğinin 3028 metre derinlikten çıkarıldığını söyledi.
Umezaki, buz parçası üzerindeki yaş incelemesinin baharda Japonya'da yapılacağını, ancak buzun bulunduğu derinlik ve diğer faktörlerden bunun bir milyon yıllık olduğunu tahmin ettiklerini söyledi.
Buz örneğinin iklim değişikliği konusunda önemli bilgiler ihtiva edebileceğini belirten Umezaki, buzun içindeki hava boşluklarında o dönemlerden kalma hava örneklerinin bulunduğunu söyledi.
Hava içindeki gazların incelenmesiyle bilimadamlarının atmosferin yapısındaki değişiklikleri takip edebilecekleri belirtiliyor.
Umezaki, buzun Japonya'ya nisan ayında araştırma gemisiyle getirileceğini söyledi.
Antarktika'da şimdiye kadar bulunan en eski buz kütlesi 800 bin yıllıktı.
Batman seyahatim esnasında ziyaret ettiğim arkadaşım Marziye’nin anlattığı trajik bir olay, Türk filmlerinin yaşanmışı türündendi. Bu kadar çarpıcı bir hikayeyi yazmadan geçemedim.
Mert ve Songül. Birbirini seven ve evlenmek isteyen Batmanlı iki genç. Mert’in ailesi bu evliliğe karşı çıkar ve onay vermez. Sevdiği kızla evlenmek uğruna evi terk eden genç, evlilik parası için böbreğinin birisini 30 milyara (30 bin YTL) satışa çıkarır. Satış ilanını büyük bir gazeteye verir.
Arkadaşım Marziye’nin erkek kardeşi yıllardır Almanya’da çalışmakta, orada yaşamaktadır. Her iki böbreğini de kaybettiği için dört yıl boyunca diyaliz makinesine girerek yaşamını devam ettirmektedir. Bu arada parayla almak için de böbrek aramaktadırlar. Tam da gazetedeki ilanı görürler ve satıcı genç Mert’le irtibat kurarlar. Mert Batman’da, böbrek nakli yapılacak kişi de Almanya’dadır.
Böbrek nakli için Mert’i Almanya’ya gönderirler. Ancak ne var ki, Almanya’da bu işlerin prosedürü uzundur. Testler, tahliller derken neredeyse bir yıl orada kalır Mert. Sonunda işlemler tamamlanır, böbrek nakli yapılır. Vücut böbreği kabul etmiştir. Fakat nakil ameliyatı esnasında yapılan bir ilaç hatasından dolayı arkadaşımın kardeşi iki gözünü birden kaybeder. Geriye dönüş yoktur, gözlerin açılması mümkün değildir, bir daha hiç göremeyecektir.
İki gözünü birden kaybeden Abdullah kader mahkumudur artık. Tanıdığım bir kişi olduğu için iki kez üzülmüş oldum sevgili Abdullah’ın bu yaşadıklarına. Tazminat davası açmış ama iki göz birden gittikten sonra neye yarar ki…
Şimdi gelelim böbreğini satan gence. Artık tek böbrekledir. Sevdiği kıza kavuşacak, aşkını doya doya yaşayacaktır. Ferhat’ın dağları delmesinden daha az bir azim değil hani onunki de. Sattığı böbreğin parasını alıp sevdiği kızla evlenmek üzere Türkiye’ye döner. Ne var ki vefasız sevgili, ondan ayrı olduğu süre içerisinde başka birisini bulmuş ve evlenmiştir.
Eh şimdi bu genç kaybettiği aşkına mı yansın, o aşkına kavuşabilmek için sattığı böbreğine mi?
Dönüp de karşılaştığı durum ona çok acı çektirmiş anlatıldığına göre. Şimdilerde acısıyla baş başa yaşantısını sürdürüyormuş.
Bazen ailelerin çocuklarına sahip çıkmamaları böylesi trajik hikayeler yaratıyor maalesef. Kim bilir, ailesi zamanında dışlamayıp da bu gence sahip çıksaydı, hikaye bu kadar trajik olmayabilirdi.
ALINTIDIR. ADINI YAZMADIM AMA KENDİSİNE SONSUZ TEŞEKKÜRLER..
Kuşların hükümdarı SİMURG kuşu, Kaf Dağı’nın üzerindeki tepede Bilgelik Ağacı’nın dalları arasında oturur ve kuşlar dünyasına hükümdarlık edermiş…
Ve ne zaman kuşlar dünyasında bir kargaşa olsa ya da mutsuzluklar doğsa SİMURG uçar gelir, huzursuzlukları ortadan kaldırır, haklının hakkını, haksızın da cezasını verir ve yeniden Bilgelik ağacı’na geri dönermiş… Sözün kısası kuşlar onun varlığıyla, huzur içinde yaşayıp giderlermiş…
Bir dönem gelmiş ki kuşlar dünyasında yaşam zindana dönüvermiş. Sıkıntılar, haksızlıklar art arda geliyor; yalanın, dolanın, hilenin önü kesilmiyormuş. Haber salmışlar SİMURG’ a ve bu adaletli krallarını beklemeye başlamışlar. Bir gün, üç gün, beş gün… Ne gelen var ne giden…
İçlerinden bir kısmı SİMURG’ un geleceğinden umudu kesmiş, diğer bir kısmı da “Eğer SİMURG var olsaydı şimdiye kadar gelirdi, gelmediğine göre böyle bir kuş yok!” diyerek beklemekten vazgeçmişler.
Derken, uzak ülkelerden kuş sürülerinin o güne dek görmedikleri bir kuş tüyü bulduklarını öğrenmişler. Bunu duyunca, kuşlar kralının yaşadığını, bu tüyün de ona ait olduğunu anlamışlar.
Ve içlerindeki birkaç akıllı kuşun önerisiyle “Mademki o gelmiyor, biz ona gidelim” fikrinde birleşerek, yeryüzünün bütün kuşları Kaf Dağı’na doğru kanat çırpmaya başlamışlar.
Günler geçmiş aradan…
Yol uzak mı uzak! Uzun yola dayanamayanlar, çeşitli bahaneler uydurarak birer ikişer dökülmeye başlamışlar.
Önce bülbül dönmüş geriye, güle olan sevdasını öne sürerek…
Kanarya tüylerinin bozulduğunu fısıldamış; oysa ki, bu tüylerinden ötürü, kafeslere kapatılıyormuş hep…
Turna “Ben olmazsam, aşıklar nasıl ulaşır sevdiklerine?” demiş…
Baykuş viraneleri özlemiş ve geriye dönmüşler. Kaf Dağı’na gitmek için yola çıkanlardan geriye kalan az sayıdaki kuş, canla başa kanat çırpmaya devam etmişler.
Yolun son kısımlarında Yedi Tükenmez Vadi’den geçiliyormuş. Son iki vadi olan “Yokoluş” ve “Ölümsüzlük” vadisine vardıklarında, bütün kuşlardan geriye sadece otuz kuş kalmış…
Bütün güçleriyle bu vadileri de aşmışlar ve Kaf Dağı’ndaki tepeye Bilgelik Ağacı’na ulaşmışlar. Ve Bilgelik Ağacı’ndan öğrenmişler ki, SİMURG “Otuz Kuş” demekmiş…