Allah, bütün insanları mutlu olmaları için yaratmıştır; bedbaht oluyorlarsa kendi hataları yüzünden oluyorlar...
Bardağımızı kırdıklarında, komşumuzun bardağı kırıldığı zamanki kadar sakin olmalıyız...
Düşmanlarımızı düşünmek için ayıracağınız bir dakika bile düşmanlarımızdan daha değerlidir.
Nefret ve intikam hissi bize büyük zararlar verir.
Kader eninde sonunda şöyle veya böyle günahlarımızın bedelini önümüze koyar.
Görünen ya da görünmeyen zaman içinde herkes günahlarının bedelini öder.
Bunu bilen adam kimseye kızmaz, gücenmez, kimseyi aşağılamaz, kimseyi itham etmez, kimseden nefret etmez, kimseye kin tutmaz...
Bunu bilen adam karşılaştığı aksiliklere şaşmaz...
Önüne çıkan maddi-manevi engellerin kendi günahlarından başka bir şey olmadığını bilir...
(...Epiktetos)
Dikkatinizi gerçekten sizi ilgilendiren şeyler üzerine odaklayın...
Ve başkalarının işlerinin sizi ilgilendirmediği konusunda açık bir görüşe sahip olun... Eğer bunu uygularsanız, baskı altına girmezsiniz ve kimse sizi etkileyip geriye döndüremez...
Gerçekten özgür ve etkin olursunuz...
Çabalarınız iyi şekilde yönlenir ve başkalarının hatasını bularak ya da onlarla zıtlaşarak çabalarınızı aptalca ziyan etmezsiniz...
Neyin gerçekten sizi ilgilendirdiğini bilir ve bu bilinçle düzenli bir şekilde hareket edersiniz...
İradeniz dışında hiçbir şey yaptırılmaz hale gelirsiniz...
Ötekiler sizi incitmez, düşmanlıklara çekilemezsiniz ve acı çekmezsiniz...
Eğer amacınız bu ilkelerle yaşamaksa bunun kolay olduğunu aklınızda tutun...
Bazı şeylerden bütünüyle vazgeçmelisiniz ve şimdilik bazılarından vazgeçmeyi bir sonraki zamanı bırakmalısınız...
Mutluluk ve özgürlüğe erişmek istiyorsanız;
Zenginlik ve güç peşinde koşmaktan vazgeçmelisiniz...
(...Epiktetos)
İnsanları birleştiren duygular, ayıran da fikirlerdir...
Duygular bizi bir araya getiren basit birer bağdır...
Fikirler ise, çeşitlilik prensibinin temsilcileridirler ve bu yüzden insanları çeşitli gruplara ayırırlar...
Gençliğin dostluğunu meydana getiren duygulardır...
Yaşlılığın hiziplerini çıkaran ise fikirlerdir...
Eğer, bunun zamanında farkına varabilir ve başkalarına daha toleranslı bir gözle bakacak şekilde düşüncelerimizi eğitebilirsek, daha barışçı bir karaktere sahip olur ve fikirlerin dağıttığı insanları, duygu bağları ile bağlamayı başarırız...
(...Goethe)
Düşünce ve sanat adamları sözleri ve yazılarıyla dile değer kazandırırlar...
Bu işi, dile yenilikler getirmekten çok onu bükmek, imkânlarını çoğaltmak, gücünü artırmak yoluyla yaparlar...
Yeni kelimeler getirmezler. Onları zenginleştirir, anlamlarını ve kullanımlarını sağlamlaştırır, derinleştirirler...
Onlara alışılmamış bir çeşni verirler; ama bunu da dört bir yanı düşünerek, ustalıkla yaparlar...
Zamanımızın yazarlarına bakınca herkesin harcı olmadığı anlaşılıyor bu işin...
Herkes gibi konuşmayı küçümseyerek cüretli işlere girişiyorlar...
Ama hünersizlik ve zevksizlik yüzünden yaya kalıyorlar.
Ortaya bir sürü zoraki tuhaflıklar, soğuk anlamsız yapmacıklar çıkarıyorlar, bunlar anlatılmak istenen şeyi yükseltecek yerde alçaltıyor...
Yenilik oldu mu bayılıyorlar. İşe yarayıp yaramadığı umurlarında değil.
Yeni bir kelime kullanmak isteğiyle eskisini atıyorlar, çok defa da attıkları kelime yenisinden daha kuvvetli, daha diri duruyor...
(...Montaigne)
Yüzümün tamamına indirilen kuvvetli bir tokat gibi, aşağılayan bir ifadeyle, ne cüretle “ben” dersin?...
“Ben” bir küfürdür. “Ben” içinde taşıdığın ayrılıktır; “Ben” senin yalanlar ordundur...
Kendi küçük “Ben”lerinden birini her söylediğinde yalan söylüyorsun...
Bundan böyle sakın “Ben” deme...
Kalabalık içinde bir “Ben” olmak, gerçek dışı, kaçışı olmayan, kendi kendine ürettiğin sahte inançlar ve yalanlar sisteminin tuzağına düşmek demektir...
Bir bütün içinde olmamanın eksikliği, insanı cehalet, korku ve kendi kendini imha etmeye mahkum eder ve onu hastalıklara, çöküşe, saldırganlığa, acımasızlığa ve dış dünyada savaşmaya kadar götürür...
Dünya, senin onu düşlediğin gibidir; o bir aynadır... Dışarıda kendi dünyanı bulursun, kurguladığın, düşlediğin dünyayı...
Diğerlerinin, senin içinde taşıdığın yalanın, uzlaşmanın, cehaletinin yansıyan görüntüleri olduğunu keşfedeceksin...
Değiş ki dünya değişsin...
Beter bir dünya üretiyorsun, sonra da kendi ürettiğin şeyden, kendi eserinden dehşete düşüyorsun...
Dünya senin onu düşlediğin gibidir...
Git, dünyaya gir ve bunları kabullen... Kendi içindeki yoksullarla, zorbalarla, toplum dışına atılmışlarla tanış...
Onları kabullen... Sakın onları görmezden gelme ve sakın suçlama...
Dünyana teslim ol... Git ve ürettiğin şeyi bilinçli olarak kabullen:
Bir dünya, sabit, cahil bir dünya... Ölü...
Bir kişinin gücü, kendine sahip olmasında ve aynı zamanda kendisine teslim olmasında yatar...
(...Stefano E. D’anna)
Düşüncelerinin ağzı dili olmayacak...
Aşırı hiçbir düşünce ardına düşmek yok...
Teklifsiz ol, bayağı olma...
Dostlarının arasında denenmiş olanları çelik halatlarla bağla yüreğine...
Ama her zıpçıktı, acemi çaylak arkadaşı da el üstünde tutup kirletme...
Kavgadan sakın... Ama ettin mi de öylesine et ki korksunlar senden...
Herkese kulağını ver, sesini verme...
Herkese akıl danış, kendi aklını sakla...
Kesenin elverdiği kadar giyin... Zengin ama gösterişsiz olsun giydiğin...
Ne borç ver, ne de al... Çünkü borç vermek çok kez hem paranı hem de dostunu yitirmektir...
Her şeyden önce kendine dürüst ol...
O zaman gece gündüzü takip ettiği gibi, herkese karşı dürüst olursun...
(...Shakespeare)
Konu hüzün tarafından (08/02/12 Saat 02:05 ) değiştirilmiştir..
Eğer biraz daha ömrüm olsa idi;
Büyük bir ihtimalle tüm düşündüklerimi söylemezdim; ama tüm söylediklerimi düşünürdüm...
Eşyalara değerlerine göre değil de, ne anlama geldiklerine göre değer verirdim...
Daha az uyur, daha çok rüya görürdüm.
Çünkü gözümüzü ne zaman bir dakika kapatsak ışığı altmış saniye kaybederiz...
Başkaları geri dururken, ben yürürdüm...
Diğerleri uyurken, ben uyanık kalırdım...
Başkaları konuşurken, ben dinlerdim...
Güzel çikolatalı bir dondurmayı nasıl da seve seve yerdim.
Eğer bir yüreğim varsa, nefretimi buz üstüne yazar ve güneşin çıkmasını beklerdim.
Dikenlerin acısını hissetmek için gülleri gözyaşlarımla sulardım, taç yapraklarını kızılca öperdim.
Biraz daha ömrüm olsaydı...
Tek günümü, sevdiklerime onları ne kadar sevdiğimi söylemeden geçirmezdim...
(...Gabriel Garcia Marquez)
KURAL 1: Karşına çıkan kişiler her kimse, doğru kişilerdir. Bunun anlamı şudur; Hayatımızda kimse tesadüfen karşımıza çıkmaz.
Karşımıza çıkan, etrafımızda olan herkesin bir sebebi vardır, ya bizi bir yere götürürler ya da bize bir şey öğretirler.
KURAL 2: Yaşanmış olan her ne ise, sadece yaşanabilecek olandır. Hiç bir şey, hem de hiç bir şey yaşadığımız şeyi değiştiremezdi.
Yaşadığımızın içindeki en önemsiz saydığımız ayrıntıyı bile değiştiremeyiz. “Şöyle yapsaydım, böyle olacaktı” gibi bir cümle yoktur.
Hayır, ne yaşandıysa, yaşanması gereken, yaşanabilecek olandır...
Dersimizi alalım ve ilerleyelim diye. Her ne kadar zihnimiz ve egomuz bunu kabul etmek istemese de, hayatımızda karşılaştığımız her olay, mükemmeldir.”
KURAL 3: İçinde başlangıç yapılan her an, doğru andır...
Her şey doğru anda başlar, ne erken ne geç. Hayatımızda yeni bir şeyler olmasına hazırsak, o da başlamaya hazırdır.
KURAL 4: Bitmiş olan bir şey bitmiştir. Bu kadar basittir. Hayatımızda bir şey sona ererse, bu bizim gelişimimize hizmet eder.
Bu yüzden serbest bırakmak, gitmesine izin vermek ve elde etmiş olduğun bu tecrübeyle ileriye doğru bakmak daha iyidir.”
“-Doğru ve iyi olanı bilmek ile doğru ve iyi olanı yapmak arasındaki en önemli bağlantı doğru ve iyi olanı yapacak bir karaktere sahip olmaktır...”
Eğer karakter gelişmemişse tahsil işe yaramıyor... Unutmayın ki; savaş çıkaranlar, banka hortumlayanlar, son dönemdeki komşu cinayetleri hep okumuş, tahsilli adamlardan çıkmıştır... O yüzden Roosevelt diyor ki;
“-Bir insanı ahlaken yetiştirmeden sadece zihnen eğitmek topluma bir bela kazandırmak demektir...”
(...Russel Gough)