|
Tümgeneral
Üyelik tarihi: Jun 2011
Bulunduğu yer: WAN
Mesajlar: 1.318
Tecrübe Puanı: 0
|
Toplumun geniş kesiminde kadın işgücüne yönelik geleneksel bakış tarzının hala
sürdüğü gözlenmektedir. Toplumun ve kadının kendisine biçtiği öncelikli rol “eş ve
anne” ve bunun doğal sonucu olarak “ev kadını” olduğu sürece, kadın işgücünün “ucuz emek”, “yardımcı aile işçisi” ve benzeri şekillerde tanımlanması kaçınılmaz olmaktadır (Minibaş, 1998). Kadınların esas istihdam biçimi de bu tanımlarla uyumlu bir şekilde ücretsiz aile işçisi olarak çalışmak olmaktadır. Kadınların üçte ikisinin bulabildiği olanak budur. Bunun anlamı, bir iş akdine göre belirlenmiş hakları olmaksızın ve herhangi bir sosyal sigortalar kurumuna kayıtlı olmadan çalışmalarıdır. Yani, istihdam olanağı bulan kadınların sadece % 28’i sosyal sigorta kapsamına dahil olabilecek bir işte çalışmaktadır (Arın ve Ergin, 1998). Bu durumda toplumda kadının yerinin ev olduğu, eğitim görmüş kadınların bile güvenceyi evlilik ve ev kadını olarak yaşamakta gördükleri söylenebilir.
Türkiye’de tarım kesimi dışında ücretli olarak ev dışında çalışan kadın sayısı çok
azdır ve çalışan kadınlar da geleneksel rollerini sürdürebilecekleri, aile sorumluluklarıylabağdaşabilen meslekleri yeğlemektedirler. Balkır’ın (1989) kadının kendini algılaması ile ilgili yaptığı bir çalışmada, “başarılı kadın” deyince iyi eş ve iyi anne akla geldiği belirlenmiştir. Erkeklere göre de başarılı kadın olabilmek için önce ev işlerinin aksatılmaması gerekmektedir. Kadınlar iyi eş, iyi ev kadını ve iyi anne gibi geleneksel rol beklentileriyle toplumsallaştırılmaktadır.
Geleneksel cinsiyet rolleri aile, akranlar, okul ve kitle iletişimi yoluyla öğrenilir.
Hemen hemen her kültürde kız ve erkek çocuklara erken yaşlardan itibaren farklı davranılmaktadır. Sosyalleşme süreci boyunca kız çocukların uysal, yumuşak ve özverili; erkek çocukların ise yarışmacı, atak ve girişken olma davranışları pekiştirilmektedir. Muhtemelen bu eğitim farkı, kız ve erkek çocukların yöneldikleri serbest etkinlik türlerini ve dolayısıyla gizil güçlerini geliştirebilecekleri alanları, daha da ileride meslek seçimini ve meslek yaşamlarını etkilemektedir. Özellikle okullarda cinsiyet rollerine ilişkin kalıp
yargılar açık ya da örtülü iletilerle çocuğa aktarılır. Bu iletiler yoluyla çocuklar geleneksel cinsiyet rollerine uygun davranışlara yöneltilirken, kadına ve erkeğe uygun başarı ölçütlerini ve sınırlarını da tanımlamaktadır (Tan, 2000). Ayrıca, okullarda okutulan ders kitapları yoluyla da kadınlara ilişkin toplumsal kalıp yargıları gelecek kuşaklara aktarılmaktadır (Dökmen, 1995, Helvacıoğlu, 1996 ve Esen ve Bağlı, 2003). Yakın zamanda yapılan bir çalışmada bu görüşü doğrulayan bulular elde edilmiştir. Buna göre, İlköğretim 1.sınıf Abece ve Türkçe kitaplarında kadın figürler daha çok ev ve çevresinde, erkek figürler ise dış mekanlarda gösterilmektedir. Ayrıca, kadın figürler çocuğa yönelik,
erkek figürler ise kamu ve iş yaşamıyla ilgili etkinlikler içinde resmedilmektedir (Esen ve Bağlı, 2003).
Kadınların meslek ve yaşam rollerinin zaman içerisinde değişip değişmediğini
inceleyen bir araştırmada (Fiorentine, 1988), yeni kuşağın mesleki değerlerinin anlamlı ve olumlu yönde değiştiği, ancak ev içi rollerin değişmediği belirlenmiştir. Araştırmacıya göre, mesleklere yüklenen değerin artması kadınların meslek-ev ikileminde yaşadıkları çatışmayı arttırmaktadır. Bu görüş yapılan birçok araştırmanın verileriyle doğrulanmaktadır (Field ve Bramwell, 1998; Linda, 1995; Light, 1994). Japonya’da kadınların 30-34 yaşları arasında erken emekliliğe ayrılmasında en önemli nedenler doğum ve çocuk bakımıdır. Ev işleri ve çocuk bakımı kadının birincil görevleri arasındadır (Takahaski, 1994). Adler ve Brayfield (1997) tarafından yapılan Doğu Alman kadınları ile Batı Alman kadınlarının iş değerlerini karşılaştıran bir çalışmada ise Batı Alman kadınlarının iş değerlerinin çocuklarının varlığından daha çok etkilendiği ve
geleneksel cinsiyet rolleriyle tutarlı olduğu bulunmuştur. Eyüboğlu ve ark. (2000) tarafından yapılan bir çalışmada da, Türkiye’de kadınların çalışma hayatından uzak durmalarının ardında yatan temel nedenlerin çocuk bakımının aksaması, ev düzeninin bozulması ve işyerinde yabancı erkeklerle bir arada olmanın olumsuz algılanması olduğu belirlenmiştir.
Türkiye’de de kadınların çalışmasına ilişkin yapılmış çalışmaların çoğu, çalışan
kadınların ev ve iş yerinde yaşadıkları zorlukları saptamaya yöneliktir. Çalışan 38 kadınlaayrıntılı görüşmeler yoluyla yapılan bir araştırmada (Ansal, 1996), kadınların çoğu (27kadın) maddi zorunluluk olmasa çalışmaktan vazgeçebileceklerini, evdeki yüklerinin işyerinde sorumluluk alma ve yükselme konusunda isteksiz olmalarına neden olduğunu ifade etmişlerdir. Üst düzey yönetici olarak çalışan kadınlar ise iş hayatında ilerlemeyi istediklerini, ancak sorumluluklarının artmasıyla birlikte ev işlerinin aksadığını ve kocalarının bundan rahatsız olduğunu dile getirmişlerdir. Kadınlar bu nedenle çok sık bir şekilde, evlilikleri ile meslekleri arasında tercih yapma durumunda kalmaktadırlar. Nazlı
(1997) tarafından yapılan bir araştırmada ise, profesyonel meslek sahibi kadınlarla alt düzeyde eğitim almış, “masa başı iş” denilen belli bir görevi ücret karşılığı belli saatlerde yerine getiren kadınlar çeşitli açılardan karşılaştırılmıştır. Her iki gruptaki kadınlar çocuk bakımı ve anneliğin kendileri için önemli olduğunu ve çocuk bakımı ile ilgili tüm sorumlulukların kendilerin ait olduğunu belirtmişlerdir. Aynı tür bir tutum eve ait işlerin paylaşımında da geçerlidir. “Kadın işi, erkek işi” ayrımını kabul etmemelerine rağmen, her iki gruptaki kadınların çoğunluğunun ev işlerinin hepsini üstlendiği görülmektedir.
Profesyonel meslek sahibi kadınlar ise iş veya ev kadınlığının her ikisinin de önemli olduğunu ve her iki alandan yalnızca birisinde başarılı olmanın kendilerini mutsuzedeceğini belirtmişlerdir. Bu nedenle rol çatışmasını daha yoğun yaşamaktadırlar. Benzer bulgular Cindoğlu ve Muradoğlu’nun (1996) yaptığı araştırmada da elde edilmiştir. Bu çalışmada bilim kadınları eşlerinin kendilerine yardımcı olmaya istekli olduklarını ancak ev ile ilgili işlere çok az zaman harcadıklarını ifade etmektedirler. Kadın akademisyenler ev işleri ile baş etmede aile desteğini ve ücretli kadın emeğini kullanmaktadırlar. Evdeki
iş yükünün tamamen kadınının üzerinde olması kadının çalışma ve mesleğinde ilerleme isteğini olumsuz etkilemektedir. Sonuçta, toplumda hala geçerliğini sürdüren “kadının yerinin evi olduğu” değer yargısının kadının iş hayatına girmesini ve mesleğinde ilerlemesini olumsuz etkilediğini söylemek mümkündür (Kazgan, 1979).
__________________
|